Mart, 2009
Ahmet Cemal, Moda

Amin Alayı, ya da bir Geçmiş zaman olur ki...

Neyin geçmişi olursa olsun, hemen bütün geçmiş zamanların ortak özelliklerinden biri: "kayıp cennet" ya da "altın çağlar" varsayımı - hele 'şimdiki zaman', türlü açılardan mutluluk verebilmekte yetersizse.

Yanılsamaya dayanan bir varsayım.

Hale Işık, bu sergideki resimlerinde, bu yanılsamanın toplumsal-kültürel alışkanlık diyebileceğimiz ve "çocukluk çağı"na ilişkin yüzünden yola çıkıyor. Ama vardığı sonuç, yukarıdaki dizenin devamından epey farklı - en azından çok düşündürücü. Çünkü Hale Işık'ın çocuk yüzlerindeki ifadelerinden, "Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer..." söylemine köprü kurabilmek hayli zor.

"Amin Alayı", Osmanlı-Türk toplumunda geçmişi neredeyse 13. yüzyıla dayanan ve 19. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiş bir ritüeli dile getiren bir kavram. Evin okul çağına gelen çocuğu için, hazırlıkları neredeyse bir yıl almış törenler düzenleniyor. İlk okul günü gelip çattığında, çocuğa o gün için özel diktirilmiş giysiler giydiriliyor; daha sonra çocuk, hocaların, öteki öğrencilerin, mahalle halkının, anne ile babanın eşliğinde ve ilâhiler okuyan bir koronun öncülüğünde çevrede atılan bir turun ardından, ilk dersini almak üzere okula/hayata uğurlanıyor.

Hale Işık'ın bir sanatçı olarak, bir ressam kimliğiyle eleştirel tavrı, kendini özellikle bu noktadan itibaren belli etmeye başlıyor. Çocuk, yarınlara hazırlanması için okula getirildiği anla birlikte, bugünleri neredeyse zorla elinden alınıyor. O güne kadar bir aile çevresi özelliği olarak varlığını sürdürmüş olan mutlak itaat, okul günlerinin başlamasıyla birlikte çocuğun hayatında artık kurumlaşıyor. Yabancısı olduğu bu kurum, çocuğun damarlarına belki hayat boyu sürecek bir edilgenliğin de ilk damlalarını akıtıyor. Çocukluğunun doğal sürecinden koparılıyor. Hep yarın adına, hep ilerdeki hayat adına uyarılmaya, hatta azarlanmaya başlıyor. Çocuğun ileride adam olması amacıyla başlatılan, topluma yararlı bir insan olmasını öngören bir ehlileştirme süreci, gelecekte çocuğu, yetişkin bir insan olarak, en haklı sivil itaatsizliklere bile kalkışmayı aklından geçiremeyecek bir sürü üyeliğinin temellerini atıyor.

Hale Işık, resimleriyle 'muhalefetini' veya karşı tezini bu aşamada seferber ediyor. 'Çocuk'larının yüzleriyle...

Daha önceki sergilerinde Hale Işık, bizi yüzleri bize dönük olmayan insanlarla karşı karşıya bırakmıştı. Bu sergisindeki çalışmalarında ise, yüzü bize dönük olmayan çocuk yok gibi. Gelgelelim bu yüzler, neredeyse hiçbir 'Ben' içermiyor. Küçük yaşta başlayan ehlileştirme süreci ile birlikte, geleceğin 'Ben'leri de ortadan kaldırılmış.

Bu yüzlerde korku var. Çaresizlik var. Umarsız bekleyişler var. Ama çocukluğun, sonradan yetişkinliğin en sağlıklı temeli olabilecek neşesi ve doğallığı yok. Çünkü bunlar, çocukluklarına zorla son verilmiş 'küçük'ler. Tıpkı Rilke'nin "Malte Laurids Brigge'nin Notları"ndaki kaldırım kenarında oturan kadın gibi: Kadın ellerine gömmüş olduğu başını öylesine ürkerek, hızla kaldırır ki, yüzü avuçlarına yapışıp kalır. Kalkan başta, artık yüz yoktur. Hale Işık'ın eğitilmek bahanesiyle ürkütülmüş çocukları da kendilerine ait olabilecek bir yüzü kaybetmiş olmanın acısı ve çaresizliği içerisinde.

Hale ışık, artık 'politik' bir ressam. Hayatımızın ve toplumumuzun her gününün resmini yapmakla yetinmiyor; bütün 'her gün'ler karşısında kendi eleştirel tavrını sergiliyor. Hale Işık'ın çocuklarının - olmayan - yüzlerine bakanlar, bugünkü yetişkinlerin izlerini, daha da önemlisi, o izlerin nedenlerini rahatlıkla yakalayabilirler!